Ana içeriğe atla

Babam ve Yazlık

Yazlıktayım…

Nereye baksam, babamın bu eve verdiği emeği görüyorum. Bu evde oturup da babamı hatırlamadığım bir an yok, olamaz da....Bahçedeki her santimetrekareden evin içindeki her köşeye…
Bostancı’daki kışlık evde bunu hissetmiyorum, ama burada, babamın inanılmaz bir emeği var ve bir anlamda burada yaşamaya devam ediyor. Burada tüm komşular  arasında bir dayanışma var, sitenin bahçıvanı olmasına rağmen yazlığa ilk gelen en yakındaki bahçelere ve evlere bir göz atıyor. Emek kendi bahçesiyle sınırlı değil kimse için…Bu, ilişkilere de yansıyor, herkes kışın da birbirini arayıp sormaya devam ediyor...

 
Emek, “güven”i de getiriyor beraberinde, herkesin yedek anahtarı komşusunda…
Yazılı olmayan bir site kültürü…
Ama işliyor çünkü güçlü bir aidiyet var siteye, bir camia oluşmuş var burada.  Babam da belki bundan çok severdi yazlığı…”Umarım siz de seversiniz ve hep gelirsiniz buraya ” derdi…
Farklı değerlere sahip olsalar da, verilen emek insanları ortak bir paydada birleştiriyor …
“Hayatın farklı noktalarında da böyle olsak” diyorum içimden….
Farklı olsak da uyumlu…
Birbirine saygılı…
Ortak emeğin tadına varmış, komşuluğun temellerini o  emek ve karşılıklı saygının üzerine kurmuş…
Yazlık evimizi seviyorum.
İstanbuldaki evimizden isteyen istediğini alsın, ama burası hep bize özel kalsın… Buradan hiçbirşey alınmasın, atılmasın, yenisiyle değiştirilmesin…
Ev, her an kapıdan babam gelecekmişcesine aynen onun annemle yaptığı gibi kalsın.
Sitenin pazar yerine gelen köylülerden alınmış sebze meyvesini koyduğu plastik kaplardan, İstanbuldaki evden gelme koca orta sehpaya…Eski salon avizemizden, seramik kültablalarına…


Hiçbirşey değişmesin ve zamana dirensin, aynı kalsın.
En fazla 15 gün gelinen yazlığın ve müthiş denizinin tadı hep damağımızda, babamla geçen anların izleri de hep bizimle ve taze şekilde, az önce yaşanmış ve birazdan yeniden yaşanacakmışçasına…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kızım ve gıda alerjileri

Hamileliğimi “çok iyi geçti” diye hatırlıyorum bugün geriye baktığımda. 32 yaşında hamile kalmıştım, ne “hamileyim, seyahat edemem” gibi bir psikolojiye girmiştim, ne de “işleri rölantide götürme “ hevesine kapılmıştım…. Hem bir iş transferine liderlik yaptığım için çalıştığım şirketin Bursa fabrikasına her hafta gidip geliyordum, hem İstanbul’da ekibimi yetiştirmeye, bir yandan da işleri yürütmeye çalışıyordum. Akşamları 19:30’dan   önce çıktığımı da hatırlamıyorum….Kimse takdir etsin diye değil, aileden gördüğüm sorumluluk bilinci bunu gerektirdiğinden.   (Kısa süreli hafızası olan dinamik şirket ortamlarında bu beklenti anlamlı değildir zaten J ) Ama zaten çok mutluydum, sanırım işini seviyorsan, o sana hamilelik nedeniyle yapamayacağın bir yük gibi gözükmüyor. Ama çalışmayı sevmiyorsan hamileliğe gerek yok, onlarca başka bahane de bulabilirsin işten kaçmak için... Hamilelikte tek sorun, doktorumun abartılı bir şekilde ele aldığı “gebelik diyabeti” idi. Ondan dol...

Hayatı belirleyen tutumlarımız-1

  Hep dilimde olan ama gerçek anlamda yeni yeni yapmaya çalıştığım birşey bu... Beni üzen, bende negatif duygular yaratan şeyleri/kişilerin hayatımdaki payını küçültmek, mümkünse onları hayatımdan çıkartmak.... Mümkün değilse de, yarattıkları olumsuz duygulardan daha az etkilenmek... Hayata daha "olumlu bakabilmek". Olumsuz bakanın fikirlerini kendilerine bırakmak... Olan tek hayatımı ağız tadıyla yaşamak...

Hayatı belirleyen tutumlarımız-2

Hayata nasıl yaklaşırsak o yönde bir karşılık alırız, biliyorum... İyiyi görmek istedikçe iyiler çoğalır, kötülere odaklandıkça hayat giderek çekilmez hal alır, çoğumuz gibi farklı zamanlarda ikisini de denedim...Gerçekten böyle oluyor. Şu aralar ise farklı bir durum ve ruh hali içindeyim. Sabah yataktan "şükrederek" kalkıyorum.